21 Mart 2009 Cumartesi

Deli Bekir

Genellikle halkın sorunlarını dile getirdiği şiirlerinde “Harab” ve “Harabi” mahlasını kullanan şair Turabi’nin etkisinde kalmış, koşma, destan ve hicivleri ile ünlenmiştir. Bu şiirlerinin bir kısmı Afyonkarahisar Gedik Ahmet Paşa Kütüphane’sinde el yazmaları arasında yer alır. Edebiyatımızda özellikle 19. Yüzyılda adı geçen birkaç Harabi mahlaslı şairden birisi olan Afyonlu Harabi, Bektaşi halk şairi olup 1800’de Afyon’da doğdu. Bazı kaynaklarda bu tarih 1817 olarak geçmektedir. Deli Bekir, Ciloğlu ve Ciloğlu Deli Bekir diye tanınan Harabi’nin babası Ciloğlu Ali Sadık Ağa’dır. İlköğrenimini Afyon’da tamamlayan Harabi yüksek tahsil yapamaz. Bir yemenici yanında çırak ve kalfa olarak çalışır. Şiirlerinde Harab veya Harabi mahlasını kullanan şair, zamanında gördüğü haksızlıkları ve kötü kişileri mertçe hicveder. Mert, kamil, halkçı, vatanperver birisi olan Harabi, şiirlerinde kendi zevkinden ziyade halkın meselelerini dile getirir. Haksızlıklara göz yummaz, nemelazımcı değildir. Bir bakıma halkın gören gözü, duyan kulağı, söyleyen dili ve hisseden kalbi olur. Yine kendisi gibi bir Bektaşi şairi olan İbrahim Türabi’nin etkisinde kalan Harabi 1879’da vefat eder. Şiirlerinin büyük bir kısmı Afyon Gedik Ahmed Paşa Kütüphanesindeki el yazma cönklerdedir. Bu cönklerdeki deyişlerin çoğu da hicviyedir. Padişaha, vezire, mutasarrıfa, softa, hacı ve hocalara, halkı aldatan Ermeni’ye ve Rum’a yüreklice hicviyeler yazmıştır. Gördüğü ve yaşadığı bütün olumsuzlukları çekinmeden taşlayan Harabi’nin sözleri ibret verici sözler olduğundan kimse ona kızmamıştır. Harabi bir gün çarşıda gezerken kendisine sataşanlara:

“Dünya nedir sen neden sezersin,

Bir gün olur ettiğinden bezersin,

Haram helâl yiyip içip gezersin,

Bizi yaratana hizmetin nedir?”

Deyiverir. Yine bir gün, ‘Bekir, bir şiir de bana söyler misin?’, diyen bir kadın için şunları söyler:

“Arıların arısısın

Doğan ayın yarısısın

Bir eşeğin karısısın

Yazık etmiş pederin

Böyle imiş kaderin.”

Kendisine, ‘Sen neden hep hiciv söylersin?’, diye soranlara, “Methedilecek kimse kaldı mı?”, diye cevap verir ve “İsterseniz rahmetli Sultan Divani’yi methedeyim.”, diyerek şu dörtlüğü söyler.

“Arif-i kutb-i cihansın, şahım Sultan Dîvânî

Salik-i bahş-ı ihsansın, şahım Sultan Dîvânî

Eşref-i ehl-i mekansın şahım Sultan Dîvânî

Özünde Hakk’a irfansın şahım Sultan Dîvânî”

Harabi bir gün sarhoş olduğu bahanesiyle Mevlevi Camiindeki bir ayine alınmaz. Bunun üzerine şöyle der:

“İşte methettiğin Sultan Dîvânî

Başına toplanmış birçok külhâni”

Her dönemde olduğu gibi şairin yaşadığı dönemde de dindar göründüğü halde özden uzaklaşmış, sevgiyi, saygıyı yitirmiş fitneler vardır. Hele bunların bir kısmının şeyh olması Bekir’in sabrını taşırır. Şair zamanındaki sahte şeyhleri ve doğruyu seven insanın kalmayışını şöyle hicveder:

“İbâdet diye Hayy u Hûya gitme,

Zamane şeyhleri oldular fitne.

Başına toplanmış bir alay ibne,

Dergâh-ı pîrlerde bürhân kalmadı

Gayrı temel tutmaz söküldü kazık,

Mü’min-i kâmiller sizlere yazık,

Yalvaralım Hakk’a iş başı bozuk,

Doğruyu sever (bir) insan kalmadı”

Onun zulme, bozuk düzene, haksızlıklara baş eğmeyen, göz yummayan kişiliği sonucu devrin ileri gelenleri yüreklice hicvedilmiş ve böylece pek çok aksaklıklar gündeme getirilmiştir. Bu şiirlerden birisi de şairin yaşadığı Abdülhamit dönemindeki aksaklıkları hicveder:

“P..., P... şöhreti buldu,

İşimiz sahib-i zamana kaldı.

Hırsızlık muteber baş sanat oldu

Nâsı ayıplayacak lisân kalmadı.

Söküldü temeller çün tutmaz kazık

Mümin-i kâmiller sizlere yazık

Yalvaralım Hakk’a iş baştan bozuk

Vezîranda ehl-i iman kalmadı.

................................................

Cümle eyâletler sancak emiri,

Kârun gibi akçayı yığman zamiri

Dişi kesse yutar taşı demiri

Haramdan korkar bir can kalmadı.

Sureti düzgüne sen olma emin,

Görünce mangırı değişir dinin,

Ehl-i ticaretin tespihi yemin,

Îcad olmadık bir yalan kalmadı.

Ben bu feyzi erenlerden dinledim,

Derd-i aşkla hararete dayandım,

Meczup Harâbî bu hicvi beğendim,

Mezhebi bekleyen mürîdân kalmadı.”

Bir koşmasında da dönemin kadılarını hicveder:

“Doğru yol dururken eğriye sapma,

Yol azdıran ehl-i fesat değil mi?

Mazlumun başından sen külah kapma,

Küfrün bafllangıcı inat değil mi?

Somurtma hediye gelmiş kaz gibi,

Çekme yüz karası hilebaz gibi,

Ehl-i zulmün kışı geçer yaz gibi,

Son demi topraktan bünyad değil mi?

‘Ermenilerin Destanı’ başlıklı şiiri de onun hicvine tarihi bir örnektir:

“Senede bir kere gitmez hamama,

Gavurun alçağı mundar Ermeni,

Kıçının tersiyle seğirdir cama,

Dırdır papazından korkar Ermeni.

......................................................

Kel sarraf da olmuş sandık emini,

Kim artırdı bu eşeğin yemini,

Kimini azarlar kovar kimini,

Necaset küpüdür barbar Ermeni.

...................................................

Bir de Işıloğlu türedi şimdi,

Zadeye yan demek üredi şimdi,

“afyon hırsızlığı” yaradı şimdi,

Hileli terazi tartar Ermeni.

..........................................

Hüccacın elinden aldılar kârı,

Attıkça çift konar onların zarı,

Köylü ne kaldırsa bölerler yarı

Oldu hep muteber tüccar Ermeni.

Sahibine kızar köpeğin döğer,

Müslümanın atının izine söğer,

Ceddi kıpti imiş bunların meğer,

Birbirine derler ahbar Ermeni.”

Afyonkarahisarlı şairlerden Dehşeti’nin Cihanyandı adındaki bir güzel için yazdığı koşması vardır. Harabi de, işte bu Cihanyandı’nın yaşlanması üzerine bir hicviye yazar. Harabi’nin koşması şöyledir:

“Bir zaman âlemi yakıp kavuran

Felek sillesi mi yedin şaşkın yar

Nice yiğitleri kalbinden vuran

Bunamış, acuze, eski bıçkın yar.

...................................................

Peteği sallanır balı kalmamış,

O nazik vücudun alı kalmamış,

Kurumuş yanağın gülü kalmamış,

Git bana görünme çağı geçkin yar.

Deli Bekir bir bakarsın çok güzel şiirler söylüyor, arkasından bakarsın meczup. Sanki bunları insanların zihni dağılıp parçalanmasın kabilinden yapmaktadır. O dönemde Afyonkarahisar kilisesindeki papaz dahi Deli Bekir'den çekinmektedir. Herkes haklı olarak Deli Bekir'de bir iş var düşüncesini taşımaktadır. Haluk Nur Baki’nin Afyonkarahisar’ın bu Melami-bektaşi dervişi hakkında anlatmış olduğu bir menkıbe, halkın da kanaatlerini yansıtması bakımından oldukça ilgi çekicidir. Deli Bekir, Turabi’nin müridi olduğu kadar bir mürşiddir de. Yalnız onun irşadına herkes nail olamaz. O adeta seçtiği kimselere yol gösterir. Ve bu irşad, nasıl olur bilinmez, kendisi ile müridi arasında kalır. İşte onun en cazip öyküsü, dünya sahnesindeki defteri kapatırken yaptığı gösteridir. Bir gün bayram namazında Yunus isimli bir müftü çok zevkli bir şekilde vaaz ederken kapıda Deli Bekir görünür. Müftünün içine doğmuş gibi, ‘şimdi bir iş çıkacak’, diye birden keyfi kaçar. O sırada vaazın konusu Sırât-ı Müstakîm’dir. Deli Bekir söze karışır.

— Müftü Efendi çok güzel anlatıyorsun, ağzına sağlık. Halk da dinledi... Ama bu anlattıklarının uygulaması yok. Uygulaması olmayınca da anlaşılmaz ki ...

Müftü, “Nasıl yani Deli Bekir”, der.

— Meselâ ben.. Sırat-ı Müstakîm’de miyim değil miyim söyle cemaate…

Müftünün içine inme iner. Çünkü Deli Bekir'in öyle halleri vardır ki, o hâlini Sırat-ı Müstakim ile izah etmek mümkün değil. Kendisi anlasa bile insanlara nasıl izah edecek. Deli Bekir'e Sırat-ı Müstakîmdesin dese halk diyecek ki, "Şimdiye kadar ne anlattın? Anlattıkların bu adamın hâliyle taban tabana zıt...”. “Sırat-ı Müstakîm'de değilsin”, dese Deli Bekir'in bir oyun çıkaracağını biliyor. Yani bir görüntü göstereceğini biliyor.

— Gözünü seveyim Bekir. Bayramdan sonra nasılsa ziyaretime geleceksin. Bu meseleyi o zaman konuşuruz, der.

— Olmaz, diye ısrar eder Deli Bekir. Bir müslüman vaizin doğruyu ve gerçeği hiç kimseden çekinmeden söylemesi gerekir. Ya Sırât-ı Müstakîmdeyim, ya da değilim. Söylemek zorundasın, der.

Müftü hemen bir cankurtaran simidi bulur.

— Mürşidinin hakkı için yakamı bırak, der.

— Peki, der Deli Bekir. Kapıları kilitledin ne yapayım. Ve çıkıp gider.

Deli Bekir'in o zaman için Afyon'da evi yok barkı yok. Yalnız çamaşırlarını yıkamak, ara sıra bir kaç gün istirahat etmek üzere bir kadının evinde kalırmış. O kadın da Afyon’da hayat kadını olarak tanınırmış. Bekir geliyor kadının evine.

— Bana biraz kâğıt ver, diyor.

— Ne oldu Deli herif, diyor kadın.

— Ben biraz sonra dünyamı değiştireceğim, müftüye iki satır bir şeyler yazacağım onu götürür verirsin, diyor.

— Aman her işin bitti de, şimdi de keramete mi başladın, diyor kadın.

Bir kese kâğıdının kenarından yırtıyor veriyor. Deli Bekir iki satır bir şeyler yazıyor ve ben dünyamı değiştirdikten sonra bunu müftüye götür ver diyor.

— Ne sen dünyanı değiştirirsin, ne bir şey olur. Sen bana eziyet olsun diye böyle yapıyorsun, diyor.

Kâğıdı bir tarafa atıyor. İki saat sonra çorba yapmış getirmiş Bekir Bekir diyor, Bekir gitmiş gerçekten dünyasını değiştirmiş. Kadıncağız, "Eyvahlar olsun kıymetini bilemedim Bekir", diyor. Saçını başını yoluyor. Hemen kâğıdı arayıp buluyor, fırlayıp Müftü Efendiye gidiyor.

Yüz sene evvel mutaassıp bir ilde bir hayat kadınının müftünün evine gitmesi başlı başına bir olay. Ama kadın kimseyi dinlemiyor giriyor müftünün yanına, Müftü de o sırada çok ileri derecedeki eşraf sınıfını ağırlıyor kadın heyecanla.

— Müftü Efendi şu kâğıdı al Bekir gönderdi, diyor.

— Bekir nerede? Deyince

— Bekir dünyasını değiştirdi, diyor kadın. Müftü bunu duyunca bembeyaz oluyor, kâğıdı açıp bakıyor. "Yunus ben Sırat-ı Müstakîm'de idim. Eğer bunu mertçe söyleseydin, Sırat-ı Müstakîm'in gerçeğini halka gösterecektim", diyor.